some_text

Neden sadece Kaddafi gayri meşru?

22 March 2011 -

Ahmet İnsel
Radikal

Batı`nın füzeleri bugün Libya`da diktatörün askerlerinden çok sivilleri öldürüyor. Arap devrimlerinin üzerine dünya egemenlerinin riyakârlığının gölgesi düşüyor.

Muammer Kaddafi rejimine karşı ABD, Britanya ve Fransa’nın başını çektiği Batı ittifakının başlattığı saldırı meşru mu? BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karara dayanarak yapılan hava saldırıları, bu kararın oluşturduğu uluslararası hukuk çerçevesi içinde kalıyorlar mı? Bu kararın uygulamasının NATO’ya devredilmesi, bir kez daha bu askeri ittifakın varlık nedenini aşan bir yetki gaspı olmayacak mı?
Bütün bu meşru soruların karşısında, ister istemez başka bir soru yer alıyor: Bir diktatörün kendi halkını katletmesine karşı seyirci kalmalı mı? Hava sahasını kapatmakla, silah ambargosu uygulamakla, diktatör ve çevresinin yurtdışı malvarlıklarına el koymakla, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmalarına yeşil ışık yakmakla yetinip, beklenmeli mi? Güvenlik Konseyi yukarıdaki kararların hepsini aldı. Üzerinden 48 saat geçmeden Fransa ilk hava saldırısını başlattı. Onu füzelerle desteklenmiş sistemli bir hava saldırısı izledi. Batı ittifakı bekleyememişti.
Bekleyebilir miydi? Diktatörlere başkaldıran ‘Arap sokağı’nda bugün esas olarak bu tartışılıyor. Kaddafi gibi kanlı ve dengesiz bir kişinin, “Benden sonra tufan” mantığı içinde, BM’nin hava ambargosunu etkisiz bırakıp, kara yoluyla Bingazi’ye saldırıp, buradaki isyancı halkı imha etmesi karşısında, uzaktan parmağını sallayıp tehdit etmekle yetinilebilir miydi? Dış müdahale yapmama ilkesi gereğine Bingazi halkı kurban edilmeli miydi? BM tarafından ateşkes çok daha somut biçimde tanımlanamaz mıydı? Ayrıca Libya ordusunun, Kaddafi’yi hiç referans göstermeden pazar akşamı ilan ettiği ikinci ateşkes neden dikkate alınmadı? Amaç Bingazi isyancılarını korumak mı, Kaddafi’yi devirmek mi? Ya da Irak’ta olduğu gibi petrole el koymak mı?

Bahreyn’e ses yok
Görüldüğü gibi, birbirleriyle çelişkili olmalarına rağmen sorulan tüm sorularda haklılık payı olduğu bir durum söz konusu. Özellikle ABD’nin Irak’a 2003’teki saldırısının uluslararası meşruiyeti yerle bir etmesinin yıkıcı sonuçları bütün bu soruların arka planında yer alıyor.
‘Halkına karşı işlediği tehlikeli hak ihlalleri sonucunda Kaddafi rejimi meşruiyetini kaybettiği için’ Arap Birliği, BM kararına yeşil ışık yakmıştı. Şimdi “Biz bu tür bir saldırı için BM kararını desteklemedik” diyerek geri adım atıyorlar. Çünkü Arap Birliği içinde birçok ülke, Libya’ya karşı böyle bir saldırının kendilerine karşı benzer bir saldırı için emsal teşkil edeceğinden endişeli. Suriye ve Cezayir, Arap Birliği kararına karşı çıkmışlardı. Libya’ya hava saldırısı başladığında, Suriye’nin güneyinde ayaklanmaya dönüşen bir muhalif gösteriyi Suriye güvenlik güçleri kanlı biçimde bastırıyordu. Aynı gün Yemen’de gösterilerde polis güçleri ve rejim taraftarları tarafından öldürülen 53 kişinin cenazesi için toplanan kalabalık güvenlik güçleriyle çatışıyordu. Bahreyn’de ise gerçek bir meşruti monarşi talep eden halka karşı rejimi korumak için Suudi Arabistan ve çevre Sünni krallıkları ülkeye asker yolluyorlardı. ‘Uluslararası topluluk’ bu gelişmelere karşı sessiz kalmakla yetindi. Niye orada öyle, burada böyle?
Libya’ya karşı BM çatısı altında başlatılan ve ilk adımını Fransa’nın attığı (bu da münhasıran ele alınması gereken psiko-politik bir analiz konusu) bu uluslararası müdahale, bu konuda çerçevesi çizilmiş, içeriği tanımlanmış bir hukukun olmadığını tüm çıplaklığıyla bir kez daha gözler önüne serdi. Kaddafi gibi bir diktatör ne zaman uluslararası hukuk açısından gayri meşru olur, ne zaman yasadışı? Birkaç ay öncesine kadar, bugün kendisine saldıran güçler bu diktatörün kapısının önünde silah satmak için kuyruğa girdikleri, başkentlerinde ağırladıklarına göre, diktatörü desteklemek suçuna iştirak etmiş olmuyorlar mı?

Bugün Bingazi halkını kanlı diktatörün askerlerine karşı korumak için Libya’nın başka bölgelerinde askerlerden çok sivilleri öldürüyor Batı’nın füzeleri. Arap devrimlerinin üzerine dünya egemenlerinin riyakârlığının gölgesi düşüyor.
Taşı sadece Batılılara atmayalım. Libya’ya saldırı başladığı sırada Cidde’de konuşan Tayyip Erdoğan, “Türkiye ve Suudi Arabistan, içinde bulunduğumuz coğrafyanın iki önemli ülkesi olarak, bölgesel barış ve istikrara önemli katkı sağlıyor ve örnek bir işbirliği sergiliyorlar. Uluslararası platformlarda Suudi Arabistan’la tam bir işbirliği içindeyiz” diyordu. Buraya bir mim koyun. Başbakan yakın bir tarihte bu sözünü sıkıntı içinde hatırlamak zorunda kalabilir. Suudi rejimi Kaddafi rejiminden daha mı meşru? Yoksa başparmağımızla işaret parmağımızı birbirine sürterek tarif ettiğimiz durum mu söz konusu? Unutmayın Libya’da da aynı durum söz konusuydu… (Radikal)

22 Mart 2011

{\rtf1\ansi\ansicpg1252 {\fonttbl\f0\fnil\fcharset0 ArialMT;} {\colortbl;\red255\green255\blue255;\red51\green51\blue51;\red255\green255\blue255;} \deftab720 \pard\pardeftab720\sl360\partightenfactor0 \f0\fs26 \cf2 \cb3 \expnd0\expndtw0\kerning0 \outl0\strokewidth0 \strokec2 }