some_text

Diplomat Haber`in Gürtuna ile söyleşisi

14 June 2010 -

Turkuaz Hareket Lideri ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Ali Müfit Gürtuna ile birçok medeniyete beşiklik etmiş olan İstanbul üzerine konuştuk…

Semih Çelik`in röportajı…

1835 yılına kadar dünyanın en büyük şehri olarak kabul edilen Osmanlı Devleti’nin payitahttı, iki kıta üzerine kurulu tek şehir: İstanbul… Ezan sesleri, türbeleri, mahalleleri, sokakları, medreseleri, sebilleri kısaca her şeyi ile Türk ruhunun en iyi şekilde hissedildiği, Türk kültürünün adeta tecessüm etmiş bir şekilde ortaya çıktığı şehir… Divan şiirimizin zirve isimlerinden Nedim’in “Bu şehr-i Sitanbul ki bi-misl ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” diyerek bir taşını bütün İran ülkesine denk tuttuğu şehir…

Sayın Gürtuna, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış biri olarak İstanbul şehri sizin için ne ifade ediyor?

Benim için, “zamanı saklayan kent”tir İstanbul! Romanlara, şiirlere, filmlere, resimlere, edebiyatın ve sanatın her türlü ürününe ilham kaynağı olmuş, âşıkların, sevdaların şehri. Mutlulukların hüzünle iç içe geçtiği şehir. İmparatorlukların başkenti. Aynı zamanda gücün simgesi emperyal bir şehir…İstanbul eşsiz güzelliklerinin yanında yüzyıllar boyu çeşitli dinlerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı önemli bir mozaik şehir…

Tarihin her döneminde ticari, kültürel ve doğal cazibesi nedeniyle dünyanın her yerinden kendisine gelen insanları büyüleyen şehir…

İki bin yedi yüz yıl öncesine dek uzanır bu topraklarda kent kültürünün geçmişi. Taşı başka bir öykü, toprağı başka bir masal, suyu başka bir efsane anlatır İstanbul’un. Anlatmakla bitmeyen, düşleri süsleyen, düşlerle süslenen… Ozanlar, şairler, bestekârlar, İstanbul’dan aldıkları ilhamla İstanbul’u yazmış, İstanbul’u bestelemiş, İstanbul’u yaşamış. İstanbul aşk olmuş, özlem olmuş. Her gören, her duyan, yurt edinmek istemiş. Kimler fethetmeye kalkmamış ki İstanbul’u! Ama hep İstanbul fethetmiş… Gelen gezgin, unutmuş öz yurduna geri dönmeyi.

Her taşında bir anı, uçuşan her toz zerreciğinde bin yılların birikimi yatıyor. Her çağda dünya insanlarının özlemi olmuş İstanbul. Her kültür yurt edinmek istemiş bu eşsiz şehri. Kimileri fethetmek istediyse de kimileri yola vurmuş kendini sadece görebilmek için…

İsa’dan yedi yüz yıl önce varmış “kent” İstanbul. Sayısız medeniyet gelip geçmiş. Yaşam bir sevda olmuş, her geleni kuşatan. Her söylenceden bir iz kalmış, her izden bir söylence filizlenmiş. Sanki her kültür sıcak bir mola vermiş İstanbul’da ve adını kazımak istemiş…

Güneşin altında ayrı, ayın altında ayrı parlayan bir destan yaratılmış sonunda. Fani egemenliklerden baki kalan bir şiir, bir düş, bir masaldır İstanbul… Geçmişle geleceğin aynı mekânda yan yana geldiği siluetleri, kendine özgü kokusu ve renkleriyle gizemli bir dünya… Bizans erguvan rengidir, Osmanlı turkuaz. Kubbelerinde Bâkî’nin yankılanıp, çeşmelerinde Sinan’ın aktığı, gelecek kuşaklardan ödünç aldığımız, tüm değerleriyle sonsuza taşımak için, bir sengine -bırakın “yekpâre Acem mülkü”nü- dünyayı değişmeyeceğimiz eşsiz bir diyar…

Sayın Gürtuna, 1 Nisan 2004 tarihinde yönetimini devrettiğiniz İstanbul ile bugün gelinen nokta arasında farklar var mı varsa bu farklar nelerdir?

2004’te hayati sorunları tamamen çözülmüş olarak emanet ettiğimiz bu eşsiz kentimiz, ne yazık ki ehil olmayan ellerde yeniden sorunlarla anılır hale geldi. Çözülen sorunlar, yönetim zaafı ve başarısızlık nedeniyle yeniden İstanbul’a musallat oldu. İstanbul’un kent hayatındaki kalite, 2004 yılından bu zamana kadar adım adım gerilemiş görünüyor. Trafikten su sorununa, yeşil alanların korunmasından aşırı yapılaşmaya kadar bir dizi başlıkta İstanbul, 2004’te yeni yönetime teslim edilen noktadan çok geridedir.

Yerel seçimlere doğru hızla ilerlerken İstanbul’un üzerine çöken kaos kâbusu hepimizi kaygılandırıyor. Kentimizin ve kendimizin geleceğinden endişeliyiz.

İstanbul’un zamansız ve sürpriz trafik sıkışmaları kenti ulaşılmaz hale getirmiş durumda.

2004’e gelindiğinde İstanbul’un en sorunlu trafik bölgelerinde bile 30 dakikayı geçmeyen akışa ulaştırdığımız trafik düzenlemesi sanki hiç yaşanmamış gibi adeta tarihe karıştı.

Entegre ulaşımı esas alan ve İstanbul’a asla trafik problemi yaşatmayacak Ulaşım Ana Planımız terk edildi, palyatif tedbirlerle çözüm arayışına girişildi. Mevcut yönetimin umarsız bir anlayışla İstanbul’u bu kötü kadere terk etmesi kenti kemiriyor, tüketiyor, için için yakıyor. Bu gidişle yemyeşil, bereketli ve ışıl ışıl kentimizden geriye çoraklaşmaya yüz tutmuş bir yerleşim alanı kalabilir.

Bir zamanların ödüllere doymayan projeler kenti İstanbul, şimdi tarihi varlıklarını bile koruyamadığı için neredeyse kayyıma devredilecek kent haline getirilmiştir.

Üstelik bu akıl almaz durum, hükümetin sağladığı abartılı mali ve siyasi kaynakların, bu yönetim için seferber edilmesine rağmen yaşanıyor.

Oysa sadece yapılanlara dokunmasalardı ve başka bir şey yapmasalardı bile İstanbul’a büyük hizmet etmiş olurlardı. Özellikle de imar düzenlemelerinde, tüm uyarılara rağmen, yıkıcı etkileri olacak kararlar aldılar. Geri dönülemez biçimde bütün boş alanlara yüksek yoğunluklu yapılaşma imkânı getirilerek “süper gecekondu” furyası başlattılar.Bu dönemde yeşil alanlar, su havzaları, cami ve okul alanları dahi imara açıldı. İstanbul rantiyeye kurban verildi.

Beş yıl önce uluslararası finans piyasalarında kredibilitesi yüksek bir kent vardı. Şimdi ise UNESCO ve başka kurumların teyidiyle, tarihi varlıklarını korumaktan aciz; trafik, susuzluk ve kargaşa içinde çökmek üzere olan bir şehir var ortada. Standard And Poor’s ve Moody’s gibi kuruluşlar, bugün İstanbul yönetiminin çöktüğünü ve 2010’dan itibaren borçlarını zor ödeyebileceğini raporluyorlar.

2004’te borçsuz devredilen İstanbul’un halen kaç milyar dolar borca ulaştığı bilinmiyor. Bu borç batağına, kentin en değerli arazilerinin satılıp saçıldığı bir sırada saplanıldığına dikkat edilmelidir.

En ilginç ve ürkütücü olan da bu satışlardan elde edilen kaynakların nasıl değerlendirildiğinin şeffaflıkla kamuoyunun bilgisine sunulmamış olmasıdır.

İstanbul gibi tarihi şehirlerin süreklilik içinde idaresi esastır. Her yeni yönetim, bir önceki dönemin hizmetlerinin üzerine yenilerini koymalıdır. Fakat bu yönetim, 2004’te devraldığı hizmetlerin aksini yapmaya özel çaba gösteriyor adeta. Böylesine radikal bir karşıtlığın İstanbul’da yaptığı tahribat belediye yönetimini üzmüyor gözüküyor. Oysa 2004’de nüfus artışını değil, yaşam kalitesindeki artışı esas alan “Yöneten Şehir” anlayışı ile 2023 vizyonunu ortaya koyan bir yol haritasını ve eylem planını devretmiştik. Bu hedeften vazgeçilmiş, tam tersi bir yöne sapılmıştır. İstanbul’un yönetimindeki büyük zaaf, ülkemizi her bakımdan sırtında taşıyan bu imparatorluklar başkentini çözümsüzlüğün eşiğine kadar getirmiştir.

Çoğu zaman siyasetin sıcak gündemi arasında dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan İstanbul’un sorunları göz ardı ediliyor. Sayın Gürtuna, sizce İstanbul’un öncelikli ve en önemli sorunları nelerdir?

İstanbul’un en önemli sorunu bugün, yönetim sorunudur. İstanbul’un öncelikli ve en önemli sorunları olarak algılanan ulaşım, trafik, hatalı imar uygulamaları ve depremsellik gibi konuların ardındaki sıkıntı bugün “yönetilememe” sorunudur. İstanbul, içinde yaşayanlar için olduğu gibi tüm Türkiye için de çok önemlidir.

Türkiye’nin gündemindeki hızlı değişimler nedeniyle dikkatimiz dağılıyor belki ama İstanbul tam manasıyla krize doğru sürükleniyor. Türkiye’nin sanayi, finans ve ticaret şehri, hiç uzak olmayan bir vadede kaosa yuvarlanma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu dönemde oluşan yağma ve yanlış uygulamalar, sorunları içinden çıkılamaz ve çözülemez duruma getirecektir. Sorunlar kronikleşecektir. Siyasetin sıcak gündemi arasında kaybolup giden bu sorunları daha fazla ihmal etmemek gerekiyor.

İstanbul’un, gerek nüfus gerekse diğer sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik göstergeler bakımından ülkemizin en önemli ve en büyük şehri olduğu malumumuzdur.

Kafkas, Balkan ve Ortadoğu ekseninde politik ve stratejik açıdan büyük öneme sahip bu eşsiz şehrin planlanması, yaşamsal koordinatlarının öngörülen projelerle yeniden dizayn edilmesi; bu yapılırken de akılcı yaklaşımlarla, savurganlıktan uzak, gerçek ihtiyaçlar doğrultusunda hareket edilmesi son derece önemlidir.

İstanbul, AB Konseyi tarafından 2010 yılı için “Avrupa Kültür Başkenti” seçildi. Sizce İstanbul halkı buna hazır mı?

İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olması konusu, bizim başlattığımız çok ciddi bir çalışma idi. Ancak bu çalışmada son derece önemli bir iddia ortaya koymuştuk: “Lider Şehir İstanbul”. Bu iddianın da stratejisi cumhuriyetimizin 100. yıldönümüne denk gelecek olan 2023 Vizyon Planı idi.

Çalışmalarımızda stratejik bir planlama vardı. 25 yıllık bir plan yapmıştık. 1999 yılı başında başlayan ve 2023 yılında sona eren bu dönemi üç ana parçaya ayırdık. Bu planı dünyanın gidişatına göre belirledik. Dünyada 2025 odaklı bir değişim trendi var. Şehirlere artık farklı vizyon yükleniyor. Ülkelerin şehirleriyle yarışacağı bir döneme giriyoruz. Bu nedenle, başkanlığımız döneminde İstanbul’u dünyada lider şehir olarak görmek için planlamalar yaptık ve bu doğrultuda hareket ettik. Ancak projelerimize devam edilmedi, çoğu yarım kaldı.

Herkesin gıpta ettiği, çok iyi yönetilen bir İstanbul hayalimiz vardı. Biz yaşanabilir İstanbul hayal ettik. Ne demek yaşanabilir İstanbul? Günlük hayatta problem yaşanmayan, trafik sorunu olmayan, su sorunu olmayan bir İstanbul. Bu, bizim 25 yıllık planlamamızın ilk aşamasıydı.

İkinci aşamamız ise yöneten şehir olmaktı. Finans merkezi, ticaret merkezi, fuarlar merkezi, ekonomi merkezi, kongreler merkezi olmak. Bu amaçla turizm şehri, kültür şehri, diplomasi şehri ve Avrupa’nın kültür başkenti olma çalışmalarını başlatarak 2010 yılı ile 2023 yılları arasında “Avrasya’nın lideri İstanbul” aşamasını uygulamaya koymayı planladık.

Biz yönetim olarak şunu gördük; ilerleyen dönemlerde dünya, on önemli şehirden yönetilecek. İşte bizim düşüncemiz İstanbul’u bu on şehrin içine sokmak, hatta birinci yapmaktı. Bizim dönemimizde İstanbul’un yeşil alanları, sosyal alanları son derece fazlaydı. Ancak bu belediye döneminde görüyoruz ki bütün boş alanlar yüksek yoğunluklu binalarla dolduruluyor. İstanbul’un yüzyıllardır ürettiği değerler ranta çevriliyor.

İstanbul’un şehir vizyonu korunmalıdır. İstanbul’a rantiye değil, uygarlık merkezi gözüyle bakılmalıdır. İstanbul’da hedef; nüfus ve yapılaşma artışı değil, hayat standardının yükseltilmesi olmalıdır. İstanbul’u insan deposu görme anlayışı yerine, uygarlık misyonu yüklenmelidir.

İstanbul’un gelecek vizyonu olarak öngördüğümüz “ Yöneten Şehir” kavramına yönelik olarak da ekonomik ve teknik altyapının tamamlanması, kurumsal gerekliliklerin yerine getirilmesi şarttır. Karar merkezi bir İstanbul için şehircilik, diplomasi, bilim, finans, kongre turizmi, fuarcılık, ticaret ve kültür-sanat altyapısının iyi hazırlanması gerekir.

İnsani ve toplumsal değerlerin yerini günlük rant paylaşımına feda etme alışkanlığından vazgeçilmelidir. İstanbul’un geleceğinin yok edilmesi ana fikri ile yalnızca şehir değerlerinin değil, ahlaki değerlerin de çökeceği dikkate alınmalıdır.

Uzun soluklu bir bakış açısı ve eylem planı olarak hazırlamış olduğumuz “2023 İstanbul Vizyonu” çizgisi takip edilirse sorunlarla boğuşan değil, dünya ile yarışan bir İstanbul’un inşası başarılır.

Aksi halde İstanbul kent olarak da halk olarak da “Avrupa Kültür Başkenti” unvanına hazır olamayacaktır.

Temeli 2004 yılında atılan ve yapımı halen devam eden Avrupa ile Asya yakalarını İstanbul Boğazı’nın altından birleştirecek banliyö hattı iyileştirme projesi olarak nitelendirilen Marmaray Projesi ve Ekim 2007’de Topkapı-Avcılar hattında hizmete açılan ve metrobüs olarak da bilinen toplu taşıma sitemi gibi projeler İstanbul’un trafik sorununu çözmeye yardımcı olmaz mı Sayın Gürtuna?

Marmaray Projesi’nin temelinde raylı sistemlerin entegrasyonu mantığı vardır. Tek başına Marmaray Sistemi ile ulaşım probleminin çözülebileceği düşüncesi doğru olmaz.

Bizim, ulaşım sistemlerine yaklaşımımız; toplu taşımanın geliştirilmesi tarzındadır. Toplu taşımanın geliştirilmesinin de omurga olarak raylı sistemlerin her tarafa yayılmasıyla mümkün olacağını düşünüyoruz.

Tuzla’dan Büyükçekmece’ye kadar İstanbul’un her yerine toplu taşımanın götürülmesi gerekir. Bunun planlarını Belediye Başkanlığımız döneminde yaptık ve çalışmalarını da başlattık. Ulaşımda entegrasyon çok önemli. Entegrasyon olmadan asla ulaşımda verimliliği sağlayamayız. Ulaşımda üç entegrasyonu gerçekleştirmek için büyük çaba harcadık.

Birincisi fiziki hatların entegrasyonu. Yani hatların birbirlerini takip etmesi. İkincisi zaman entegrasyonu. Yani vatandaşlar bir toplu taşıma aracından indiğinde diğerine rahatlıkla binebilmeli. Üçüncü entegrasyon ise ücret-bilet entegrasyonudur.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığımız döneminde ulaşım alanındaki projelerimiz, sistematik bir plan ve bilimsel verilerden hareketle belirlendi. Bunun için öncelikle Ulaşım Master Planı’nı hazırladık. Yapılacak işlerde izlenecek yöntemleri ve sistemi ortaya koyduk.

Temel hedefimiz toplu taşımanın cazip hale getirilmesi, bunun için hızlı, güvenli, ekonomik ve konforlu bir ulaşım sisteminin kurulmasıydı.

Ulaşım Master Planı ışığında, öncelikle ve özellikle raylı sistem yatırımlarına önem verilmesi, ulaşım altyapısının tamamlanarak karayolu kapasitesinin artırılması, deniz ulaşımının yaygınlaştırılarak payının artırılması ve ulaşım tipleri arasında fizik-zaman-ücret entegrasyonunun sağlanması, İstanbul için yegâne hal çaresidir.

Bu yaklaşımımız İstanbul’da nüfus öngörülerinin korunarak şehrin doğru planlanması hedefine yöneliktir. Metrobüs sistemi ise İstanbulluya maliyeti çok yüksek çalışmalardan bir tanesidir. Bu çalışmanın maliyetiyle Boğaz Köprüsü’nden, Büyükçekmece’ye kadar hafif raylı sistem daha kısa sürede yapılabilirdi ve işletmesi de Metrobüsün dörtte biri maliyetine gerçekleştirilebilirdi.

Metrobüs denilen tercihli karayolu, bizim etüdünü yaparak verimli bulmadığımız bir sistemdir. Çünkü mevcut karayolunu daralttığı gibi raylı sistem entegrasyonunun da dışında bir mekanizmadır.

Sizce Osmanlı mimarisinin İstanbul sınırları içindeki en görkemli eseri hangisidir?

Osmanlı mimarisinin İstanbul sınırları içinde hem şehircilik anlayışının hem de şehir hayatının en önemli öğesi olan külliyelerden etkilenmemek mümkün değildir.

Osmanlı mimarlık sanatının ulaştığı en son noktanın ürünü olan Sultanahmet Cami ve külliyesi İstanbul’un alâmet-i fârikası olduğu kadar Müslümanların ve turistlerin de gözdesidir. Şehrimizin en büyük camisi çini dekorasyonu nedeniyle “Mavi Cami” olarak da adlandırılıyor. Tıpkı dışarıdan görünüşü gibi yapının içi de büyük bir bütünlük ve yalınlık içindedir.

İstanbul’un başkent olmasıyla başlayan dönemin bir ürünü olan Fatih Külliyesi ise gerek büyüklüğü gerek planlamasındaki düzenliliği gerekse kentin dini ve kültürel merkezi oluşu ile Osmanlı mimarisinde bir çığır açmıştır.Dolmabahçe Sarayı ve Cami ayrıca Beylerbeyi Cami farklı kültürlerin bir araya geldiği bir sergi görünümü ile etkileyicidir.Sultan Selim Külliyesi, Osmanlı mimarisinin klasik dönemdeki gelişimini gösteren en güzel örneklerden biridir.

Mimar Sinan’ın Şehzade Külliyesi ile yarım kubbeli camileri arasında en başarılı olan Süleymaniye Cami gerek yapılarının çokluğu ve kapladıkları alan gerekse kentsel planlama açısından büyük önem taşır. Külliye meyilli bir araziye yerleştirilmiş ama yine de simetri uygulanmıştır. Haliç tarafından bakıldığında, yapıların yerleştirilmesindeki ustalık hemen ortaya çıkar. Birbirinin görünüşünü kapamayan yapılar, ortadaki cami ile birlikte tepenin eğimine uygun olarak kurulmuştur.

Fatih Sultan Mehmet tarafından fetihten 1 yıl önce yapılan ve Sarıyer’deki 30 dönümlük alanı kapsayan Rumelihisarı ayrı bir ihtişamı yansıtır. Anadoluhisarı’nın karşısında İstanbul Boğazı’nın 600 metrelik en dar ve akıntılı kısmında, uzaktan bakıldığı zaman eski harflerle “Mehmed” biçiminde okunacak şekilde inşa edilmiş muhteşem bir eserdir. 139 gün gibi rekor bir sürede tamamlanan hisarın üç büyük kulesi, dünyanın en büyük kale burçlarına sahiptir ve bu da bugüne kadar aşılamamış bir rekordur.

İstanbul ili sınırlarında içinde en beğendiğiniz ve çalışmalarını takdir ettiğiniz belediye başkanı kimdir?

İstanbul’umuzun ilçelerinde işinin ehli olan, sorumluluk sahibi, şehircilik ilkelerini idrak etmiş belediye başkanlarımız var elbette. Şehir yönetiminde bütünlük esastır. Önemli olan büyükşehir ile ilçelerin koordinasyon ve uyum içinde hareket etmeleridir.

8 Mart 2009’da yapılması öngörülen yerel seçimler hiç şüphesiz İstanbul için de çok kritik bir seçim olacaktır. Seçimler öncesinde İstanbullu seçmenlere ve İstanbul’da seçime girecek siyasi partilere neler önerirsiniz Sayın Gürtuna?

Evet, 2009 yerel seçimlerinin İstanbul için çok kritik bir seçim olacağı çok doğrudur.

Ülkemizin akil insanlarının, Türkiye’yi taşıyan bu görkemli kentin gözlerimizin önünde yitip gitmesine izin vermemesi gerekir. Siyasi farklılıkları bir yana bırakarak İstanbul’u tutup kaldıracak tedbirleri bir an önce hayata geçirmeliyiz.

Siyasi partilerimizin, geri dönülemez noktaya gelmeden önce İstanbul’u el birliğiyle kurtarmaları icap ediyor. Medyamızın ve sivil toplum örgütlerinin hassas takibi gereklidir. Halkımız geleceğine sahip çıkmalıdır.

Siyasi çekişmeler bir yana bırakılarak İstanbul için, İstanbul’un menfaatine en uygun siyasi çözümde uzlaşılmalı ve kentimiz içine sürüklendiği kaostan mutlaka kurtarılmalıdır.

ALİ MÜFİT GÜRTUNA KİMDİR?

Ali Müfit Gürtuna, 1 Haziran 1952’de eskiden Konya’ya şimdi ise Karaman iline bağlı Ermenek ilçesinde dünyaya geldi. Pendik Lisesi’ni bitirdikten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde 1 yıl İngilizce Dil Hazırlık Okulu okudu. Sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1976 yılında TRT Haber Merkezi’nde çalışmaya başladı. 1977 yılında parlamentoda TRT muhabiri olarak görev yaptı. Daha sonra çeşitli kuruluşlarda üst düzey yönetici olarak çalıştı.

Gürtuna, siyasi çalışmalarına 1983’te ANAP’ın kuruluşu esnasında merhum Turgut Özal’ın davetiyle başladı. ANAP Kartal İlçe Başkanı oldu. 1984-1989 döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi seçildi ve Meclis Başkan Vekilliği yaptı. 1994 yılına kadar politikaya ara vererek serbest avukatlık yaptı. 1994 seçimlerinde Refah Partisi’nden Kartal ilçesini temsil etmek üzere Büyükşehir Belediye Meclisi üyeliğine seçildi ve 11 Kasım 1998 tarihine kadar da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekilliği yaptı. 12 Kasım 1998 tarihinde Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından boşalan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçildi. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Fazilet Partisi’nden Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday oldu ve bu kez halk tarafından aynı göreve seçildi. Haziran 2001’de üyesi olduğu Fazilet Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca bağımsız kaldı. Başkanlık görevini 1 Nisan 2004 tarihine kadar sürdürdü.

2002 yılında Dünya Büyükşehirler Birliği Metropolis’in düzenlediği bir yarışmada, birçok ülke ve şehirlerin değerlendirilmesi sonucu Haliç Projesi ile dünyada Yılın Çevre Ödülü’nü kazandı.

2003 yılında Paris Sorbonne Üniversitesi tarafından şehircilik dalında, dünyada Yılın Belediye Başkanı unvanına layık görüldü.

2003 yılında, Atina ve Roma belediye başkanlarıyla birlikte “şehir diplomasisi” kavramını hayata geçiren önemli bir girişim olarak Dünya Şehirlerarası Diplomasi Enstitüsü’nü kurdu.

Haber1

{\rtf1\ansi\ansicpg1252 {\fonttbl\f0\fnil\fcharset0 ArialMT;} {\colortbl;\red255\green255\blue255;\red51\green51\blue51;\red255\green255\blue255;} \deftab720 \pard\pardeftab720\sl360\partightenfactor0 \f0\fs26 \cf2 \cb3 \expnd0\expndtw0\kerning0 \outl0\strokewidth0 \strokec2 }